Sûre “mağara” anlamına gelen Kehf adını, 13-20. âyetlerde anlatılan Ashab-ı Kehf (Mağara Arkadaşları) kıssasından alır. Daha indiği andan itibaren bu adla anılmıştır.Sûre Mekke döneminin son yıllarında, Mekkeli müşriklerin Medine Yahudilerinden, Hz. Muhammed’in Nübüvvetine karşı kullanacak koz istemeleri üzerine inmiştir. İlk tertiplerde Ğâşiye-Nahl, Cabir tertibinde ise Ğâşiye-Şûrâ arasında yer alır. Bu veriler ışığında boykot sonrasına yerleştirilmelidir. Nübüvvetin 10 veya 11. yıllarına tarihlendirilebilir.Sûrenin ana konusu, Allah-insan arasındaki ilişkinin çift kutuplu tabiatıdır. Bir yandan yaratan-yaratılan arasındaki mahiyet farkına vurgu yapılırken, öte yandan insanın Rabbine olan varoluşsal ihtiyacı dile getirilir. Bu nedenle sûre, varlığın zirvesi olan Allah’ın mutlaklığıyla söze başlar, rasullerin zirvesi Hz. Muhammed’in beşerî tabiatıyla son bulur.İçerdiği kıssa ve mesellerle, Kur’an’daki sûreler içerisinde sembolik dili ve simgesel anlatımıyla dikkat çeker. Sûrede Kehf kıssası (13-20), zengin-yoksul meseli (32-44), Âdem-İblis kıssası (50-53), Musa-Bilge Kul meseli (60-82) ve Zülkarneyn meseli (83-98) yer alır.Ashab-ı Kehf kıssası, varoluşun iki kutbu olan hayat ve ölümün mahiyetine dikkat çeker. “Bozulmuş bir toplum içinde direnerek mi yaşamalı, yoksa toplumu terk mi etmeli?” sorusuna cevap teşkil eder. Zımnen der ki: İmanı yaşayacak bir mağaralık yeriniz varsa korkmayın. Zengin-yoksul meseli, varsıllığın ve yoksulluğun mahiyetine dikkat çeker. Âdem-İblis kıssası, iyinin ve kötünün mahiyeti sorununu ele alır. Sembolik dilin zirvesi olan Musa-Bilge Kul meseli, nicelik ve niteliğin, zâhir ve bâtının, bilgi ve hikmetin (Bkz. 82. âyet) mahiyetini ele alır. Zülkarneyn meseli, maddî iktidar-manevî bilgelik bağının ve yerellik-evrensellik dengesinin değerini işler.Kıssa ve meselleriyle bu sûrenin hedefi, varlığın çift kutuplu tabiatına ve zıtların içtimasına dikkat çekmektir. Bu yolla insanda eşyanın çift boyutluluğunu göz ardı etmeyen dengeli bir tasavvur inşâ etmeyi amaçlar.İnsanın hayatı, bilgisi ve iktidarı geçici, sınırlı ve görecedir. Allah’ın hayatı, bilgisi ve iktidarı kalıcı, sınırsız ve mutlaktır. O hâlde insana düşen şudur: “Artık kim Rabbin(in rahmetin)e kavuşmayı umuyorsa, işte o salih ameller işlesin ve Rabbine kulluk ederken hiç kimseyi O’na ortak koşmasın!” (110)