Sûre, Haşr adını 2. âyetinden alır. Âhirete ilişkin olarak kullanıldığında “toplanma” anlamına gelen haşr, vakıaya uygun olarak burada “asker sevkiyatı/içtima” vurgusu taşır. Tirmizî’nin naklettiği bir hadiste bu adla yer almıştır. İbn Abbas’ın, sûreyi “Haşr” diye anan Said b. Cubeyr’i Benî Nadîr adıyla anması için uyardığını öğreniyoruz (Buhârî).İbn Abbas’ın isimlendirmesi, sûrenin muhtevasından yola çıkarak zamanını da ele vermektedir: hicri 4. yıl. Bu tarih, Nadîroğullarının sürüldüğü tarihtir. Bu Yahudi kabilesinin bölgeye gelişi 6 yüzyıl öncesine, bir rivayete göre ise Hz. Mûsa dönemine kadar gider. Nadîroğulları, din adamları sınıfının kendi içinden çıktığı Harun soyundan gelen, Medine’nin tarım ve ziraatını elinde tutan kabiledir. Muhtemelen bu bölgeye gelip yerleşmelerinin arkaplanında, geleceği haber verilen elçinin bu bölgede ortaya çıkacağı müjdesidir (Bkz: 67:48’in notu). Sûrenin iniş nedeni, Nadîroğulları sürgünüdür.Hicretin ardından Allah Rasûlü, Medine Yahudileri ile bir ittifak sözleşmesi (Sahîfe) akdetti. Bedir zaferi üzerine Medine Yahudilerinden bir kısmı, kendiliklerinden, Allah Rasûlü’nün Tevrat’ın muzaffer olarak nitelediği “beklenen elçi” olduğunu ilan ettiler. Fakat Uhud’u yenilgi olarak yorumlayıp nankörlük etmeleri, gücü kutsadıklarını ortaya çıkardı. Nadîr’in şefi Ka’b b. Eşref, Bedir’in ardından kara propagandaya başlamıştı. Bir yandan da İslam cemaatinin en saygın kadınlarını küçük düşürmek için aşk şiirleri yazıyordu. Bardağı taşıran son damla, yanında kırk atlıyla birlikte Mekke’ye gidip Ebu Süfyan ile anlaşması oldu. Bu, ortak sözleşmeye ihanetti. Ka’b, ihanetinin cezasını canıyla ödedi. Örtülü bir operasyon sonucu ortadan kaldırıldı. Yahudiler, sözleşmeden doğan, bir Müslüman’ın hataen işlediği bir cinayetin diyetine katılma yükümlülüklerini reddettiler. Bununla da kalmayıp, Allah Rasûlü’ne suikasta yeltendiler. Onların bu ihaneti üzerine, Allah Rasûlü onlara iki seçenek sundu: ya yenilenin her şeyini kaybettiği bir savaş veya servetleriyle birlikte Medine’yi terk. Düşünüp karar vermek için on gün süre istediler. Kararlarını öğrenmek için gönderilen İbn Ubey, boyun eğmemelerini, kendisinin iki bin kişiyle yardıma koşacağını vaad etti. Bu vaad üzerine Nadîroğulları İslâm’a karşı isyan bayrağını çekti ve altı kaleleri de kuşatıldı. Birkaç haftalık kuşatmanın ardından, yardım vaadinin boş çıktığını görerek teslim oldular. Bu olay 4. yılın Rebiulevvel ayında yaşandı. Her üç aileye bir deve olmak üzere, altı yüz develik bir kervanla göç ettiler. Evlerini kendi elleriyle yıkıp kapı ve pencerelerine varana dek tüm mallarını da götürdüler. Birkaç aile hariç tümü Suriye’ye yerleşti.Sûrede anılan fey’, işte Nadîroğullarının bıraktığı taşınmazlardır. “Ganimet” anlamında kullanılan enfâlden ayrı olarak (8. sûrenin girişine bkz.) “Barış yoluyla elde edilen savaş gelirleri” vurgusunu taşır. Allah Rasûlü bu malları Ensara vermeyip, inançları uğruna yurt ve yuvalarını terk eden muhacirler arasında paylaştırdı.Bu sûre, adı geçen mallar üzerinden ahlâkî öğütler vermektedir. Özellikle insan-servet ilişkisini işleyerek, Yahudileşmenin en belirgin alâmetlerinden dünyevîleşmeye dikkat çekmektedir. Nadîroğullarından geriye kalan fey’in muhacirlere verilmesinin gerekçesi, tüm zamanlarda geçerli olan muhteşem bir ilkedir: “(Allah) böyle yaptı ki servet, (sırf) zengin sınıflar arasında dolaşan bir devlete dönüşmesin” (7). Münafıklarla Nadîroğulları arasındaki gizli görüşmeleri mucizevî bir ihbar ile açıklayan âyetler, kâfirler arasındaki dayanışmanın özünde nasıl kırılgan olduğunu dile getirir: “Sen onları birlik sanırsın, oysa kalpleri paramparçadır” (14).Sûrenin sonu, Allah’a inanıp güvenen herkesi kapsayan bir sorumluluk çağrısıdır: “Şu kimseler gibi olmayın ki; onlar Allah’ı unuttular, Allah da onlara kendilerini unutturdu” (19). Sorumsuzlukların en büyüğü ise, vahye karşı kör ve sağır davranmaktır. “EĞER Biz bu Kur’an’ı bir dağa indirmiş olsaydık, onun Allah’a saygıdan boyun eğmiş bir halde parçalanıp dağıldığını görürdün” (21) denilerek, insana “Ey insan! Sen dağdan ve taştan daha mı hissizsin!” mesajı verilmektedir.Vahyin zirvesi, Allah’ın zatı hakkında konuştuğu bölümlerdir. İşte bu sûrenin son üç âyeti o zirvelerden biridir. Allah Rasûlü, Allah’ı tanıtan bu âyetlerin her günün sabahında okunmasını, yani mü’minin her gününün ilk gündeminin Allah olmasını (ki okumanın amacı budur) tavsiye eder (Tirmizî). Bu tavsiyede, bu âyetlere başlarken istiaze okunması da yer alır. Bu zihne abdest aldırma tavsiyesi, dahası, mutlak hakikat olan Allah hakkında düşünürken Allah’a sığınma tavsiyesidir. Bunun amacı bellidir: insan aklının mutlak zatını kavramaktan âciz olduğu Allah’ı, esma ve sıfatıyla bilmek, tanımak, anlamak. Zaten sûre de, Allah’ı bilme, tanıma ve anlama vesilemiz olan 16 isim-sıfatın geçtiği âyetlerle son bulur. Kur’an’da İlâhî esmanın peş peşe en çok geçtiği yer bu âyetlerdir. Verdiği mesaj ise açıktır: Dünya fani, Allah bâkidir.