Sûre “günahtan dönüş yapmak” anlamındaki Tevbe adını, üç kişinin tevbesinin kabul edildiğinin anlatıldığı pasajlardan (102-118) alır. İbn Abbas sûreyi bu adla anmış, Tirmizî ona bu adla yer vermiştir. Sûrenin yaygın bir adı da Berâe’dir. Sûrenin başlangıcını teşkil eden Berâe, “İlişik kesme ilanı, ültimatom” anlamına gelir. Zeyd b. Sabit ve Ebu Hüreyre rivayetlerinde bu isimle anılır (Buhârî). Ayrıca Buhârî sûreye bu isimle yer verir. Sûre ilk nesillerin dilinde birçok farklı isimle de anılmıştır. Nifak ve Şirk hastalığından kurtardığı ve kâfirleri ‘kışkışladığı’ için Mukaşkışe (Kâfirûn ile birlikte), münafık skandalını ortaya koyduğu için Fâdıha, kâfirlerin cezalandırılmasından söz ettiği için ‘Azâb, müşriklerin kalbindekileri ortaya döktüğü için Munekkıra, Behûs, Hâfira, Musîra ve Muba‘sira, müşriklerin defterini dürdüğü için Mudemdime adlarıyla anılmıştır.Tartışmasız Medenî’dir. Bazı âyetlerinin Mekkî olduğu görüşünü, bu konudaki kriterlerden hiçbiri teyit etmez (Bkz: 6. sûrenin girişi). Kur’an’dan en son inen sûredir. Cabir b. Zeyd’in İbn Abbas’tan naklettiği tertipte en sonda yer alır. Çoğunluk tüm sûrenin tek celsede indiği görüşündedir. Sûrenin iç yapısı bunu destekler. Sûrenin inişinin zamana yayıldığını kabul etmemiz durumunda, bu zaman aralığının muhtemelen 9. yılın (m. 631) Şevval ayının başı ile Zilkâde ayının sonu olduğunu söyleyebiliriz.Sert bir eleştiri suresi olan Tevbe, Kur’an’da besmele ile başlamayan tek sûredir. İbn Mes’ud nüshasında besmeleli olarak yer aldığı rivayetini istisna sayarsak, bu yaklaşım sahabenin ortak kabulüne dayanır ve yorumla alâkalıdır (İtkân I, 173). Bu konuda farklı yorumlar yapılmıştır. Râzî bütün yorumları altı başlık altında toplar. Bu yorumlara, ‘besmelenin hükmü’ konusunda fıkıh ekollerinin birbiriyle çatışan tezleri de dahil edilmiştir (Bkz: 1:1, not 1).Bu tür mezhebî yorumları bir yana bırakırsak, bu sûrenin başında neden besmele olmadığını açıklamaya çalışan tüm yorumların gerekçesi aynıdır: iki sûrenin konularının birbiriyle bağlantısı. Görüşler, bu bağlantının niteliği üzerinde farklılaşmaktadır. Übey b. Ka’b’a nisbet edilen yoruma göre bir önceki sûre olan Enfâl anlaşma yapma hakkındayken, bu sûre yapılan anlaşmayı bozma hakkındadır. Bir başka yoruma göre Enfâl inananları birbirlerini desteklemeye çağırırken, Tevbe inananları müşriklerle siyasal ve ahlâkî alanda ilişik kesmeye çağırır. Rivayete göre İbn Abbas’ın, “Enfâl Sûresi’yle Berae Sûresi’ni neden yan yana yerleştirdiniz?” sorusuna, Hz. Halife Osman şu cevabı verir: “Nebi her sûrenin inişinden sonra ‘Bunu şuraya yerleştiriniz’ derdi. Berâe Sûresi ise Kur’an’ın en son indirilen sûrelerinden biri. Allah Rasûlü onun yerini belirlemeden vefat etti. Bu sûrenin içeriğiyle Enfâl’in içeriği birbirine benziyordu. Bundan dolayı ikisi yan yana yerleştirildi” (Râzî). Yine İbn Abbas’ın Hz. Ali’ye “Niçin Enfâl’le Tevbe arasında besmele yok?” sorusuna, onun “Çünkü ‘bismillahirrahmanirrahim’ güvence vermektir, bu sûre ise tam tersine savaş ve anlaşma iptali hakkındadır” cevabını verdiği nakledilir. Fakat Humeze, Mutaffifin gibi birçok sûrenin, daha sert içeriğine rağmen besmeleyle başladığı ve savaşı emreden âyetler de dahil Kur’an’a ait herhangi bir metni okurken besmele çekmenin caiz olduğu konusundaki görüş birliği de bir gerçektir (Âlûsi). Buna ek olarak, Kur’an’da birçok sûre, konu açısından birbirine benzer. Arandığında, bundan daha çok birbiriyle konu irtibatı olan sûre çiftleri bulmak hiç de zor değildir. Öte yandan, iki sûre arasında yaklaşık yedi yıllık bir zaman aralığı bulunduğu unutulmamalıdır.Bütün bunlar göz önüne alındığında, başında besmelenin bulunmadığı konusunda hiçbir tartışmaya yer bulunmayan bu sûrenin, besmelesiz başlamasının nedeni hep yoruma açık bir konu olarak kalacaktır.Surenin ana teması tevhid, adâlet ve İslâm cemaatinin güvenliğidir. Sûre, adâletle güvenlik ya da ahlâkla güvenlik arasındaki hassas dengenin nasıl korunacağını öğütler. Bunun için İslâm cemaatini çok sıkı ve tavizsiz bir özeleştiriye tâbi tutar. Sûre, İslâm cemaatinin güvenlik problemini, adâlet ve ahlâkî ilkeler çerçevesinde çözmeyi amaçlar. İlk 40 âyet sosyal disiplini tesis eder ve toplumu oluşturan farklı inançtan insanlara İslâm cemaatinin varoluş sebebi olan sabitelerden ödün verilmeyeceğinin altını çizer.Sûrenin nüzûl ortamını anlamak için, 6. yıldaki Hudeybiye anlaşmasından sonrasını bilmek şarttır. Anlaşmadan önceki savaş olan Hendek’in hükmen galibi mü’minler olduğu için, Hudeybiye’de anlaşma masasına müslümanlar galip olarak oturmuşlardır. Kureyş civardan destek arayışına girişmiştir. Necaşi, kendisinden yardım isteyen Amr b. As’ı müslüman olmaya ikna etmiş, o da Halid b. Velid ile birlikte teslim olmuştur. 7. yıldaki kaza umresinin ardından, bölgenin en muhkem kalelerinden Hayber fethedilmiştir. Hudeybiye’de müşrik Mekkelilerle yapılan barış anlaşmasına, Allah Rasûlü mutlak galibiyetine rağmen sonuna kadar sadık kalmış, fakat karşı taraf mutlak yenilgisine rağmen bu anlaşmayı ihlal anlamına gelecek yollara başvurmuştur. Müşriklerin müttefiki Beni Bekr’e mensup birileri, eski bir kan dâvâsı yüzünden, Müslümanların müttefiki Huzâ’a’dan birilerine saldırır. Oysa bu ittifaklar, Hudeybiye anlaşması çerçevesinde yapılmıştır. Kureyşliler saldırgan Beni Bekr’e arka çıkarlar. Bu kez Huzâ‘a müttefiki olan mü’minlerden yardım ister. Hudeybiye’den sonra evlendiği kızı Ümmü Habibe sayesinde kendisini Allah Rasûlü’nün “kayınpederi” olarak bulan Ebu Süfyan, durumu telafi edip özür dilemek için Medine’ye koşar. Tüm girişimleri sonuçsuz kalır. O daha dönüş yolundayken Allah Rasûlü ordusuna Mekke istikametinde hareket emrini verir. Mekke’nin fethini, Araplarla yapılan son büyük savaş olan Huneyn zaferi takip eder. Artık ‘Muhammedi davet’ten ‘Muhammedi devlete’ intikal edilmiştir. Bu sürecin doğal bir devamı olarak 9. yılın Receb ayında, Bizans’a bağlı bir şehir olan Tebük’e (Tabu) doğru bir sefer gerçekleştirilir. Zira Kuzey-Güney ticaret yolunun müslümanların kontrolüne geçmesi, Bizans’ı yeni güce karşı saldırı planlamaya sevk etmiştir. Bu sefer düşman Arap kabileleri değil, Sasani imparatorluğunu hezimete uğratarak, dünyanın tek süper gücü olduğunu isbat etmiş olan Bizans’tır. Huneyn’den birkaç ay sonra bunaltıcı bir yaz sıcağında gerçekleşen Tebük Seferi, bu sûrenin nüzul ortamını teşkil eder.İslâm cemaati hac kafilesi Hz. Ebubekir reisliğinde hacda bulunmaktadır. Allah Rasûlü bu sûrenin ültimatom niteliğindeki ilk pasajlarını muhataplara duyurması için Hz. Ali’ye hac kafilesinin ardından Mekke’ye gitme talimatı verir. Bu, kaybeden tüm taraflara, eğer İslâm cemaatiyle birlikte yaşamak istiyorlarsa İslâm’ın egemenliğini tanıma ve onun çizdiği sınırlara riayet etme çağrısıdır. Bu çerçevede, hac ibadeti ve hac mahalli şirkin tezahürlerinden arındırılır.Malî yükümlülüklerle ilgili pasajlar, kendini cemaatin güvenlik görevinden muaf tutmak isteyen zengin kesime ahlâkî sorumluluğunu, yöneticilere de gelir dağılımında adâleti sağlama yükümlülüklerini hatırlatır (34-35, 60).İslâm cemaatinin fertleri, canı ve malı pahasına akideyi savunma yükümlülüğünde gevşeklik gösteremez. Bunu yapanlar, çok sert bir eleştiriye tâbi tutulur. Bunlar içerisinden ikiyüzlülüğü tescilli olanlar, İslâm cemaatinden kesin ve net bir dille dışlanır (38-123).Sûredeki Allah’ın “bir tek, sonsuz, her şeyi gören, tek kurtarıcı, hep bağışlayıcı, en güçlü, tevbeleri hep kabul eden” olarak vasfedildiği cümleler, sadece insanın Allah’a muhtaçlığını değil, kulluk onuruna sahip şerefli bir varlık olarak özgürlük ve özerkliğine de dolaylı bir atıf içerir. Bu, kişinin benlik, tarih, çevre, kabile, aşiret, servet, töre vb. gibi iç ve dış baskılardan özgürleşmesinin önünü açan bir özerklik ve özgürlük alanına tekabül eder. Kişi bu özgürlük ve güvenlik garantisini güç, para, makam veya oylamayla değil, Allah’la yaptığı itaat sözleşmesi sayesinde kazanır. Taraflarından birinin Allah olduğu bir sözleşme, insan için asla vazgeçilemez bir onur, özgürlük ve güvenlik garantisidir.Sûre, vahiyle ilgili bir pasajın ardından Allah Rasûlü’nü âlemlere rahmetin tecellisi kılan engin şefkat ve merhametinin tescili mahiyetindeki muhteşem iki âyetle son bulur.