Kesret ismiyle geldiği için “çok hayır, bol ikram, nimet sağanağı” mânasına gelen adını ilk âyetinden alır. Tüm mushaf ve tefsirlerde bu isimle yer almış ve şöhret bulmuştur. Kur’an’da kelimenin kullanıldığı tek yer burasıdır.Sûre Mekke’de inmiştir. Hem konusu, hem üslubu bunu teyit eder. Başta Osman b. Affan, İbn Abbas ve Cabir b. Zeyd’inkiler olmak üzere bütün ilk tertiplerde sûre Mekkî olarak kayıtlıdır. Sûrenin Medenî olduğunu söyleyenler Enes hadisine (Müslim) dayanırlar. Sûrenin bunu desteklemeyen üslûp ve muhtevasına ilaveten, ilk tertip sahibi sahabilerin buna katılmamış olmaları dikkat çekicidir. Sûre İbn Abbas tertibinde Asr-Tekâsür, diğerlerinde ‘Âdiyât-Tekâsür arasına yerleştirilir. Çoğunluğun yaklaşımı daha isabetli görünmektedir. Mevcut yeri itibarıyla sûre nübüvvetin 2. yılının sonuna yerleştirilebilir. Sûrenin 3. âyeti Allah Rasûlü’ne kin ve nefret besleyen bir zümrenin varlığına delâlet eder.Kevser, Kur’an’ın en kısa sûresi olsa da, anlamı derindir. Konusu itibarıyla İnşirah ve Duhâ sûrelerinin hizasına konulabilir. Zira Kevser sûresi de adı geçenler gibi muhatabını motive eden bir muhtevaya sahiptir. Allah Rasûlü’nün ümidini tahrik eder, kuvve-i mâneviyesini yükseltir. Âlemlere rahmet olana, vahiy ve nübüvvetin sadece “ağır bir sorumluluk” değil, aynı zamanda “büyük bir hayır” olduğunu hatırlatır (1). Bu hayırlı nimet sayesinde Abdulmuttalib’in yetimi “âlemlere rahmet” olmuştur. Ve bunu yapan da âlemlerin Rabbi Allah’tır. O halde, âlemlerin Rabbine şükür gerektir ve şükrün en büyüğü, ibadeti O’na tahsis etmektir (2).Kevser-ebter karşıtlığı sûrenin anahtarıdır. Ona kin güdüp ondan nefret edenler olacaktır. Bunun anlamı, Allah’ın birçok hayır ve keremine mazhar olduğu için varlığı bütünüyle hayır olmuş birinden mahrum kalmaktır. Yani, el-ebter olup onunla alâkasını kesen ve ona düşman olan biri, gerçekte el-kevser’den kesilip ona düşman olmuş ve hayrın kaynağından mahrum kalmış biridir (3). Allah’ım! Bizi hayrın kaynağından mahrum eyleme!