Sûre Saf adını, ‘birlik ruhuna’ ve ‘mücadele disiplinine’ atıf yapan, “safları sıklaştıralım, bozmayalım” mesajı taşıyan 4. âyetinden alır. Kur’an’da melekler için de kullanılan saf, sıradan bir “hizaya duruş” değil, vahyin inşâ etmek istediği kâinat düzeniyle uyum içindeki sosyal yapıya ilişkin “esas duruş”tur. Daha sahabe döneminde bu isimle intişar etmiştir. Havarilerin zikredildiği ilk sûre olduğu için Havariyyun veya İsa Sûresi diyenler de olmuştur (Süyûtî ve Âlûsi).Sûre Medine’de inmiştir. Tam zamanını kestirmek mümkün olmasa da, tatlı-sert üslubu göz önüne alındığında, Uhud ertesinin yılgın ruh halini onarmayı hedeflediği açıktır (5). İbn Abbas’tan gelen nüzul sebebi rivayetleri de bunu teyit eder. Bu durumda sûreyi 3. yılın sonu veya 4. yılın başına yerleştirmek doğru olsa gerektir. Sûre hem giriş hem muhteva açısından Haşr, Hadid, Teğâbun ve Cuma sûreleriyle irtibatlıdır. İlk tertiplerdeki yeri de bunu teyit eder.Sûre İslâm toplumunun birlik ve dirliği hakkındadır. Ana teması İslâm cemaatinin zafer ve fetih tasavvurunu inşâdır. Bunun için ilk imha edilmesi gereken söylem-eylem çatışmasıdır. Şu âyetin vurgusu budur: “Siz ey iman edenler! Yapmadığınız/yapmayacağınız şeyleri niçin söylersiniz?” (2) Ardından söz savaş disiplinine getirilerek, Uhud’daki disiplinsizliğe Hz. Musa örneği üzerinden atıf yapılır (3-5). Zımnen verilen mesaj şudur: “Uhud yenilgisi, safları bozmanın cezasıdır.”Bu sûrede Allah Rasûlü’nün, Hz. İsa’nın dilinden “Ahmed” olarak müjdelendiği aktarılır (6). Bu müjdeyi, geleceğe ilişkin daha başka müjdeler takip eder (7-8). Söz Allah dâvâsı uğrunda savaşmaya getirilerek, gerçek zaferin hakikatin güçle desteklenmesi sayesinde elde edileceği vurgulanır. Malla ve canla cihad, Allah’la insanın yaptığı karlı bir ticaret olarak nitelenir. Bu sadece zaferin değil, ebedî saadetin de anahtarı olacaktır (10-13).Sûrenin son âyetinin Hz. İsa ile Havarileri arasındaki diyaloga ayrılmış olması, Allah yolunda savaşın gerçek gayesinin, yüreklerin imana açılması olduğunu göstermek içindir. Zira Havariler, bildiğimiz mânada bir savaşın savaşçıları değil, ebedî hakikatin gönül davetçileridir.