İslâm’la insan arasındaki özellikle psikolojik engelleri kaldırıp gönüllere giden yolu açmayı ifade eden Fetih adını sûre ilk âyetinden alır. Buhârî’de geçen bir rivayet, ilk neslin sûreyi bu adla andığını ortaya koyar.Sûre Medenîdir. Hudeybiye barış anlaşmasından sonra inmiştir. Ancak bu ‘sonralığın’, Hayber’in fethini de içine alan bir zaman dilimini kapsayıp kapsamadığı tartışmalıdır. Sûrenin inişinin her iki olayı da içine alan bir sürece yayılmış olması, tümden ihtimal dışı sayılamaz. Bu durumda sûre en erken hicrî 6. yılın sonunda inmiş gibidir. İlk tertiplerin sûreyi çok farklı yerlere koyması, sûrenin hizip kavgalarında ‘kullanıldığına’ yorulabilir. Hz. Osman tertibinde Cuma-Mâide, İbn Abbas tertibinde Mumtehane-Nisâ, Cabir tertibinde Saf-Tevbe, Cafer tertibinde Teğâbun-Tevbe arasına yerleştirilir.Sûrenin dış bağlamı şöyle özetlenebilir: Başta Allah Rasûlü olmak üzere özellikle muhacirler yıllardır ayrı kaldıkları öz yurtlarını çok özlemişlerdir. Allah Rasûlü rüyasında kendilerini, ihramlı ve yanlarında kurbanlıklar olduğu halde güvenle Beytullah’a girmiş halde görür (27). Rasulullah, umre ziyareti için genel bir çağrı yapar. Mazeret ileri süren müttefik bedevi kabileler dışında (11) davete Medine’den 1400-1500 kişi icâbet eder. Kafile, Arap geleneğinde savaşın yasak olduğu aylardan Hicrî 6. yılın Zilkade başında (Mart, MS. 628 m.) yanlarına tek bir kılıçtan başka silah almadan ihramlı olarak yola çıkar.Fakat Mekkeliler Müslümanların bu talebine olumsuz cevap verirler. Bununla da yetinmeyen Mekkeliler, haram ay geleneğini çiğneyerek Halid b. Velid komutasında 200 kişilik bir süvari birliği çıkarırlar. Mekke’ye iki günlük mesafede bu haberi alan Allah Rasûlü, kafileyi hızla Cidde-Mekke yolu üzerinde Kâbe’ye 17 kilometre mesafedeki Hudeybiye’ye intikal ettirir. Çünkü burası savunmak için elverişli bir koyaktır. Allah Rasûlü Uhud’da da aynı taktiği uygulamıştır. Düşman sayıca kendisinden üstün olduğunda meydan savaşı vermek yerine, arkasını korunaklı bir sipere vererek dar alanda düşmana denk bir kuvvetle savaşmayı tercih etmiştir. Ailesi öteden beri elçilik vazifesini deruhte etmiş bulunan Ömer b. Hattab, kendisine tevcih edilen görevden affını isteyerek Osman’ın gönderilmesinin daha isabetli olacağını söyler. Bunun üzerine Allah Rasûlü Osman b. Affan’ı amaçlarını açıklamak için Mekke’ye gönderir. Hz. Osman’ın Mekke’de öldürüldüğü şayiası yayılır. Bunun üzerine Allah Rasûlü orada bulunan herkesten kanlarının son damlasına kadar savaşacaklarına dair biat alır (10 ve 18). Şayia asılsız çıkar. Mekkeliler Huleys b. Alkame’yi Müslümanları Medine’ye dönmeye ikna için yollarlar. Bu adam gelip Müslümanları ihramlı ve kurbanlı olarak görünce tek söz söylemeden geri döner. Bu arada Mekkelilerin tacizleri de devam eder. Yaklaşık 40 kişilik bir müşrik müfrezesi gece baskını vereyim derken kıskıvrak yakalanır. Allah Rasûlü onları cezalandırmayıp Mekkelilere iade eder. Aynı şey yaklaşık 80 kişilik bir başka saldırı grubunun başına da gelir.En sonunda Mekkeliler makul davranmak zorunda kalırlar ve Süheyl b. Amr başkanlığında üç kişilik bir heyet yollarlar. Bu heyetle Allah Rasûlü arasında dört maddelik bir barış anlaşması akdedilir. Buna göre:1) İki taraf arasında on yıl savaş yapılmayacaktır.2) Mü’minlerin tarafına geçen iade edilecek, mü’minlerden Mekke saflarına geçen olursa iade edilmeyecektir.3) Arap kabileleri istedikleri tarafla ittifak kurmakta serbest olacaklardır.4) O yıl umre ziyareti yapılmayacak, bir yıl sonra Mekkeliler şehri üç gün boşaltacak, Müslümanlar ziyaretlerini gerçekleştireceklerdir.İlk bakışta Mekkelilerin lehine gibi görünen bu anlaşma, gerçekte Medine İslâm Devleti’nin tanınması anlamına geliyordu. Her şeyden öte bu anlaşma ile oluşacak sükûnet ortamı ve normalleşme süreci, ilâhî mesajın yürekleri fethetmesi için şarttı. Bu, insanla İslâm arasındaki duygusal engellerin aşılması, yani bir “fetih” idi. Bu anlaşmaya evet diyen Allah Rasûlü, sözün gücünün gücün sözünü bastıracağına inanıyordu. Zaten bu sûre de olayın adını koymuştu: Fetih.Anlaşma yüreklerin önündeki barikatları kaldırdığı için Fetih adını almıştı. Risaletin başlangıcından o ana kadar geçen 18 yıllık sürede gerçekleşen insan kazanımının kat kat fazlası bu anlaşmadan sonraki iki yıl içinde gerçekleşecekti. Barış anlaşmasından üç ay sonra bölgedeki en büyük Yahudi site devleti Hayber fethedildi. Rasulullah davete kanal açmak için “umre”yi gerekçe yaptı. Asıl hedef Mekke’nin fethiydi; fakat ona giden yol kuzeydeki Hayber’i güvenli hale getirmekten geçiyordu. Zor olanı seçti: Önce Hudeybiye’de barışı kazanmak, sonra Hayber zaferi ve nihayet büyük fetih. İki yıl geçmeden Mekkeliler anlaşmayı bozdular ve müşriklerin kalesi Mekke fethedildi. Her ikisi de mubîn, yani “tartışmasız” bir fetihti; çünkü kansız gerçekleşti. Bunun bir tek adı vardı: yürek fethi.Hayber’in fethinden sonra indirilme ihtimalini (bkz: 15 ve 18. âyetler) tümden yadsımamakla birlikte, sûrenin girişinde açıkça ortaya konulan hakikat, fethin askerî alana hapsedilemeyecek kadar geniş ve kuşatıcı bir kavram olduğu gerçeğidir. Kur’an, gönüllerin ezeli ve biricik hakikatin öbür adı olan İslâm’a açılma sürecini “apaçık ve tartışmasız fetih” olarak nitelendirmiştir. Bu sûrenin kazandırdığı bakışaçısıyla okursak, vahiy Allah’tan insana olan fetihtir. İbadet, insandan Allah’a olan fetihtir. Cihad, insandan insana olan fetihtir. Keşif, insandan doğaya ve eşyaya olan fetihtir.