Sûreye Ankebût adı, 41. âyetindeki “dişi örümcek ağı” misalinden ilhamla verilmiştir. İkrime’ye göre, Hicr 95. âyet müşriklerin sûrenin adını alaya almaları üzerine inmiştir. İbn Abbas’ın iki görüşünden birine ve Katade’ye göre tümü Medenî’dir. Şa’bi’ye göre 2 ve 3. âyetler Medine’de “müslüman olduk” deyip de hicret etmeyenler hakkında inmiştir (Taberî ve Vahidî). Bu şaz yorumların nedeni, münafıklığın Medine’ye özgü olduğu önyargısıdır. İlk onbir âyetinin Medenî gerisinin Mekkî ya da tersi olduğunu söyleyenler vardır. Hz. Ali’ye göre Mekke-Medine arasında inmiştir. Çoğunluğa göre tümü Mekkî’dir. Sûrede, Medine’ye hicret teşvik edilir (56). Bu durumda, Mekke’de, hicretin hemen öncesinde indirildiğini söyleyebiliriz. Sûrenin inişini Habeşistan hicretine kadar götürenler olmuşsa da, 8. âyet İsrâ 23-25’e açık bir atıf içerdiği için o kadar eski olamaz. İlk tertipler Rûm ve Mutaffifin arasına yerleştirirler. Ankebût, Mutaffifin ile eş ya da art zamanlı indirilmiştir. Bu iki sûre, Mekke’de indirilen son iki sûredir. Nûh kıssasının bu sûredeki şekli, Mekke’de işkence gören Müslümanları teselli amacı taşır.Sûrenin ilk ve son âyetleri anahtar âyetlerdir. Sûre şu çarpıcı âyetle başlar: “İnsanlar, sadece ‘İnandık!’ demekle, sınanıp denenmeden bırakılıvereceklerini mi sanıyorlar?” Ardından, elçilerin iman uğruna ödedikleri bedeller hatırlatılır. Ve sûre bu bedeli göze alanlara bir müjdeyle son bulur: “Dâvâmız uğrunda var gücünü harcayanları, elbette kendi yollarımıza yönelteceğiz!” (69) Bu iki âyet, adeta bu sûrenin Mekke’yi Medine’ye bağlayan sürece ilişkin yapısını da ele verir.İlk 9 âyetinde inanan ve inanmayanların niteliklerine değinilmiştir. Münafıkların Kur’an’ın iniş sürecinde anıldığı ilk sûre budur (3, 10-13). Nûh, İbrahim, Lût, Şuayb ve Musa rasullerin gönderildikleri kavimlere değinilip geçilmiştir (23, 44). Kıssaların bu sûredeki özel vurgusu, Allah’ın, imanın bedelini ödeyen elçilerine yaptığı yardımdır. Bu şekilde risalet mirasını omuzlayacak olanların tasavvuru inşâ edilmektedir. Daha sonra söz vahyin İlâhi kaynağına getirilir ve Allah Rasûlü’nün önceden okuma-yazma bilmediği vurgulanır (45-51). Allah Rasûlü’nden mucize isteyen her tür yaklaşım şu âyetle reddedilir: “Ne yani! Şimdi bu İlâhi kelâmı, kendilerine iletmen için sana indirmiş olmamız (mucize olarak) onlara yetmedi mi?” (51)Mü’minle kâfirin hayatı nereden okuduğunun ele alındığı âyetlerin ardından (52-68) sûre, Allah’a ulaşan “yollardan” söz eden âyetle son bulur. Bu âyet, bir “asıl”dan neş’et eden birden çok “usul” şeklinde de okunabilir.