“Gönderilenler” anlamına gelen adını sûre ilk âyetinden alır. ‘Âdiyât, Zâriyât, Nâzi’ât ve Sâffât sûreleriyle isim ve giriş açısından benzerlik arz eder. İbn Mes’ud ve İbn Abbas’tan gelen ayrı ayrı rivayetlerde, sûre ve’l-murselâti ‘urfen olarak anılır (Buhârî ve Müslim). İbn Abbas, bu sûreyi okurken “Akşam namazında Rasulullah’ın ağzından son kez dinlediğim sûre buydu” diyerek gözyaşı döker. Yine İbn Mes’ud Rasulullah’ın namazlarda sûreleri eşleştirerek okuduğunu, bazen bir rekâtta Rahmân ile Necm’i, diğer rekâtta İkterabet (Kamer) ile Hâkka’yı, bazen de Amme Yetesaelûn ile Murselât’ı eşleştirdiğini söyler.Sûre Mekke’de inmiştir. Üslûp ve muhteva bunu doğrular. Sûrenin zamanını tesbitte İbn Mes’ud’dan gelen şu rivayet işimizi kolaylaştırır: “Biz Mina’da bir mağarada (gizlice) Rasulullah’la bir araya geliyorduk, bu sûre indi” (Buhârî). Bu, davetin henüz yeni olduğu döneme tekabül eder. Takriben nübüvvetin 5. yılıdır. İlk tertiplerin tümünde Hümeze-Kâf arasında yer alması da tercihimizi teyit eder. “Onlara Allah’ın huzurunda saygıyla eğilin denildiğinde eğilmezler” (48) âyetini namaza hamledip bunu da Medine’de indiği yorumuna mesnet kılan rivayetler varsa da tutarlı değildir.Konusu vahiy ve yeniden diriliştir. Vahiy aklın ruhu, âhiret dünyanın ruhudur. Sûre bu ikisine can veren âyetlerden oluşmaktadır. Son Saat, Kıyamet, yeniden diriliş, Hesap Günü, ödül ve ceza gibi ayrıntılarıyla insanın ebedî istikbalini ele alır. Bu ele alış o kadar yoğundur ki, şu âyet tam on kez, her biri bağlamıyla uyumlu bir vurguyla tekrarlanır: “O gün vay haline hakikati yalanlayanların”. Bu tekrarların bağlamla uyumlu olduğunu söylemek vurgularının farklı olduğunu söylemektir.Vahye dolaylı bir atıfla başlayan sûre, yine vahye atıfla son bulur: “Haydi (buna inanmadılar), iyi de, bundan böyle hangi söze inanacaklar?”